Bir Yürüyüş, Sonra Ani Bir İzmir Kararı

Eylül 2025'in ortası. Köydeyim. Sabah uyanınca ilk işim kapkara bir kahve demlemek, yanına sigara yakmaktı. 16 Eylül'de sırayı tersine çevirdim: önce bol su, sonra bir bitki çayı karışımı. Kahve sonra. Küçük bir şey. Ama o devrede elimde kalan şeylerin çoğu bu kadar küçüktü.
Sabahlar bahçeyle geçiyordu. Köpek Ciku peşimde, tavukların yanına gidiyordum — yumurta var mı diye. O sabah yumurta yoktu, hepsi üstüne yatmıştı. Dünden kalan yemekle idare ettim.
Günün iskeleti şuydu: saat dokuz gibi mesai başlar, dört saatlik bir derin odak bloğu açardım. Günün bütün işi o dört saatte hallolurdu. Sonrası tamamen serbest. İster işe çalışırdım, ister kendime, ister muhtevâya. Umûmiyetle defteri ve laptopu alıp bir kafeye giderdim; kafamdaki mücerred şeyleri müşahhas hâle getirmeye çalışırdım.
Bunu buraya bir usûl olarak yazmıyorum. Kimseye "dört saatlik blok aç" demiyorum. Sadece o Eylül'de tuttuğu kadarını kaydediyorum — ve o Eylül'de tuttu.
O Eylül'e gelirken arkamda uzun bir devre vardı. Kendi kaydımda "asgarî sekiz aylık bir depresyon" diye geçiyor. Bunu bir tabîb koymadı; kendi hâlimi öyle tarif ettim, bugün de aynı kelimeyle tarif ediyorum. O devreden aklımda tek bir cümle kaldı: insan sekiz tane aynı günü yaşar mı? Yaşadım. Bunun bir irade meselesi olmadığını bugün daha iyi biliyorum; böyle bir hâlde bir hekime gitmek zayıflık değil, tedbirdir. Bir cümleyle geçiyorum, çünkü günlük vaaz yeri değil.
20 Eylül Cumartesi. Yürümeye karar verdim. Plan yoktu, fikir yoktu. Gidiş dönüş on ile yirmi kilometre arası bir şey hesaplıyordum. Sırt çantasını aldım, çıktım. İçimden bir şey sadece "çık" diye bağırıyordu. Yapılması gereken bir sürü iş vardı; o sesi dinledim.
Üç dört kilometre sonra yağmur başladı. Atakum sahilindeydim. "Bu yol nasıl bitecek" derken biri kornaya bastı, sağda durdu. Metin abi. Güzel de bir sohbet ettik. Cevabımı aldım demişim kayda. Bu bana sık oluyor ve seviyorum.
Saati takmamıştım. O aralıkta saatle münasebetimde bir mesele vardı: sürekli bir şeye yetişmeye çalışıyordum. Kaç olduğunu bilmiyordum ve bilmek de istemiyordum. Saati bir müddet hayatımdan çıkarmaya karar verdim. Çantam ağırdı; omuzlarımın mı gelişmesi lazımdı yoksa daha iyi bir çantanın mı, orasını çözemedim.
Birkaç gün sonra, gece yarısı — saat on iki buçuk — Samsun'dan otobüse bindim ve İzmir'e gitmeye karar verdim. Karar on, on beş dakika sürdü. Sabah Afyon'da mola verdik. Belim ağrıyordu. Doğaçlama, öyle.
Bugünden bakınca o yürüyüşle o otobüsün aynı şeyin iki hâli olduğunu görüyorum. İkisi de "kalk" demenin bir yoluydu ve ikisi de plansızdı. Birini yarıda bıraktım, diğerini bitirdim.
Hüküm vermiyorum. Kaydediyorum: dört saatlik blok tuttu, yürüyüş yarıda kaldı, İzmir kararı on beş dakikada verildi, bugün pişman değilim.
Bir sual bırakayım:
Bir yerde fazla uzun kaldığımızı bize kim haber veriyor — takvim mi, beden mi, yoksa hiç kimse mi?
Allah'a emanet olun.
Diğer kayıtlar
Eksiyi Sıfır Yapmak
İlk bölümlerde "sıfırı bir yapmak" demiştim. Yanlış kullanmışım. Arşivi kapatan kayıt, o düzeltmenin kaydı.
Neden Kimse Seni Kurtaramaz?
Fütûhu'l-Gayb'ın altıncı makalesi 'halkı bırakmak' diyor. Dağa çıkmak değil bu: insanların elinde bir güç olmadığını hakîkaten bilmek.