On Yıl Sonra Pişman Olmayacağın Beş Yatırım

Bir insanın günde kaç karar verdiğine dair sıkça tekrarlanan bir rakam var: otuz beş bin. Rakamın kendisi münâkaşalı, kimse gidip saymadı. Ama mertebesi doğru: sabah gözümüzü açtığımız andan başımızı yastığa koyduğumuz ana kadar, ne yiyeceğimizden hangi videoyu açacağımıza kadar, aralıksız seçiyoruz.
Şimdi dürüst olalım: bu kararların kaç tanesini on yıl sonra hatırlayacağız?
Cevabı ikimiz de biliyoruz. Neredeyse hiçbirini. Buna rağmen hayatımızı hata yapmamak üzerine kuruyoruz. Aman yanlış işe girmeyeyim, aman yanlış kişiye o mesajı atmayayım, aman rezil olmayayım.
Cornell Üniversitesi'nden Thomas Gilovich ve Victoria Medvec'in pişmanlık üzerine yaptığı meşhur çalışma tam da buraya dokunuyor. İnsanlara ömürlerinin en büyük pişmanlığını sorduklarında, cevapların dörtte üçe yakını yapılmış hatalar değildi. Yapılmamış şeylerdi. Atılmamış adım, açılmamış kanal, söylenmemiş cümle, girilmemiş kapı.
Yani asıl can yakan şey düşmek değil; hiç ayağa kalkmamış olmak.
Bunu askerde, elimde kalemle yazıyorum. Altı aydır iki kanal da sessiz. Bu sessizliğin bana öğrettiği tek şey şu: bir şeyin kıymetini, ona ayıramadığın zamanla ölçüyorsun. Aşağıdaki beş başlık, bugüne kadar hiç kimsenin "keşke yapmasaydım" demediği beş yatırım. Borsa tavsiyesi değil, hayat tavsiyesi.
Bir: seni taşıyan tek ev
En görünmez yatırım bu, ve en klişe göründüğü için en çok atlanan da bu.
Lise sonu ve üniversite başı yıllarımda sağlıklı olmayı "hasta olmamak" zannederdim. Gece üçte pizza yerdim. Üç saat uykuyla sabah işe ya da derse giderdim. Kendime "ben gencim, bana bir şey olmaz" derdim ve bu cümle bir müddet doğruymuş gibi durdu.
Sağlık sinsi bir borç gibi çalışıyor. Faiziyle dönüyor.
Öğleden sonra üçe doğru yaşanan o çöküşü tarif etmeye gerek yok, hepimiz biliyoruz. Gözler kapanır, kahve aranır. O hâl tabiî değil. Yorgunluk değil o; bedenin "bana kötü yakıt koydun" deme usûlü.
Kimseden olimpiyat sporcusu olmasını beklemiyorum. Ama şu hesap ortada: beden seni taşıyamıyorsa, bankadaki para da kafandaki fikir de bir yerde duruyor, sadece kullanılamıyor.
Üç madde, üçü de küçük:
- Günde yirmi dakika yürümek. Kulaklıksız. Kendi zihninle baş başa.
- Yediğini paketten değil topraktan seçmeye çalışmak.
- Uykuya, telefonunun şarjına gösterdiğin alâkanın yarısını göstermek.
Merdiveni nefes nefese kalmadan çıkan gelecekteki sen, bugünkü sana teşekkür edecek.
İki: kimsenin haczedemediği sermaye
Mektepte bize bir yalan söylendi: mezun ol, öğrenme biter. Hayır. Asıl oyun mezuniyetten sonra başlıyor.
Warren Buffett'a başarısı sorulduğunda anlattığı meşhur bir hikâye var: günde beş yüz sayfa okumak. Rakamı bir kenara bırakalım, mefhumu ortada — bilgi bileşik faizle büyüyor.
Peki biz? Ben ne yapıyorum, sen ne yapıyorsun? Günde beş yüz sayfa değil, günde beş yüz kısa video kaydırıyoruz. Ve bunu yaparken tembel olduğumuz için değil, o akışın bizi tutması için milyarlarca lira harcandığı için yapıyoruz. Bu bir irade meselesi olmadan önce bir tasavvur meselesi.
Ben hayatımda aldığım bir sürü kıyafetten, girdiğim birkaç muhitten pişman oldum. Ama beş yıl önce sırf meraktan öğrendiğim, terbiyesini para verip satın aldığım e-ticaret beni beş sene geçindirdi. Karnımı doyurdu, kiramı ödedi. Ya da o gün "çok pahalı" deyip yine de kıyıp aldığım kitaplar — hepsi kat kat fazlasıyla döndü.
Beyin bir kas. Uyuşturabilirsin de keskinleştirebilirsin de.
Günde on beş dakika yeni bir dil çalışan bir insan, bir sene sonra o dili çat pat konuşur. Günde on beş dakikayı keşfet sayfasında geçiren aynı insan, bir sene sonra sadece daha yorgun ve daha çok kirli bilgiyle dolu olur. İkisi de günde on beş dakika.
Çevrende "şunu öğrendiğim için pişmanım" diyen bir insan gördün mü hiç?
Üç: imzanı taşıyan küçük bir kale
Bu madde bugünün dünyasında hayatî.
Bir müessesede, bir memuriyette çalışıyorsan buna diyecek yok — bu bir kusur değil, bir zemin. Ama şunu bilerek dur: masan senin değil. Masadaki bilgisayar senin değil. İleride çok seveceğin o unvan da senin değil. Hepsi kirada, ve hepsi bir imzayla geri alınabiliyor.
Pişman olmayacağın şey, kendi adını taşıyan küçük bir kale kurmak. Bir YouTube kanalı olur, el emeği bir ürün olur, bir podcast olur, iki sayfalık bir bülten olur.
Tanıdığım bir arkadaş işten sonra günde bir saatini ayırıp İngilizce bir blog açtı. Bitki bakımı yazıyordu. İlk aylarda kimse okumadı. İki sene aksatmadan yazdı. Sonra o bloğun getirdiği gelir kirasını, mutfağını ve seyahatlerini karşılamaya başlayınca işinden arkasına bakmadan çıktı.
Günde bir saat. İki yıl. Sonunda düşmesini engelleyen ağ oldu.
Ve şunu da söyleyeyim: tutmasa bile kaybetmezsin. O kaleyi kurarken öğrendiğin şey — bir şeyi sıfırdan ayağa kaldırma kabiliyeti — kimsenin elinden alamayacağı tek sermaye.
Dört: yirmi kere
Bunu yazarken boğazım düğümleniyor.
Tim Urban'ın Wait But Why'da yayınladığı "The Tail End" yazısında merhametsiz bir hesap var. Ailenle farklı şehirlerdeysen ve onları yılda birkaç kez görüyorsan, anne baban elli-altmışlarındaysa — ömürleri boyunca onları göreceğin kalan sayı iki haneli bir rakam. Yirmi civarı. Belki daha az.
Bunu ilk okuduğumda telefon elimden düştü.
Çünkü on dokuz yaşımda üniversite için başka bir şehre gittiğimde, iki sene boyunca babamla sadece iki kez görüşebildim. Araya Covid girdi, karantina girdi, "nasılsa yaz gelir" girdi. Bugün onu tekrar görebilmek için yapmayacağım hiçbir şey yok. Verebileceğim şeylerin listesini yapmam gerekse liste sahip olduğum her şey olurdu.
Hep "sonra ararım", "bayramda gideriz" diyoruz. O sonralar gelecek — ama sandığımız kadar çok değil.
Yapılacak şey basit ve bedava: telefonu aç. O kahve sözünü tut. Yanlarındayken ekrana bakma, yüzlerine bak.
Avustralyalı palyatif bakım hemşiresi Bronnie Ware, ölüm döşeğindeki hastalarının son sözlerini yıllarca kaydetti ve Ölmekte Olanların Beş Pişmanlığı (The Top Five Regrets of the Dying) kitabında topladı. Listenin başında "keşke başkalarının benden beklediği hayatı değil, kendime dürüst bir hayat yaşama cesaretini gösterseydim" var. Hemen ardından gelen ikinci pişmanlık şu: "keşke bu kadar çok çalışmasaydım."
Ware, bu ikincisini gördüğü bütün erkek hastalarından duyduğunu yazıyor.
Beş: sahne ışığı aslında yanmıyor
Son madde, en çok hürriyet verecek olanı: "elâlem ne der" hapishanesi.
İlkokulda bir 23 Nisan töreninde pembe bir tişört ve beyaz bir pantolon giydirilmişti bana. Bütün mektebin önünde. Utançtan yerin dibine girmiştim ve o utancı yıllarca taşıdım.
Şimdi sual şu: o gün orada olan yüzlerce insandan kaç tanesi bunu hatırlıyor? Hatırlayan varsa, şu an umurunda mı?
Psikolojide buna "sahne ışığı tesiri" (spotlight effect) deniyor. Herkesin gözü üstümüzdeymiş, herkes bir eksiğimizi kolluyormuş gibi hissediyoruz. Halbuki herkes kendi filminin başrolünde ve o filmde bize ayrılan süre birkaç saniye.
Rezil olursan üç dakika konuşurlar. Tutarsa uzun konuşulursun. Konuşulmasan bile sen kendi hayatını yaşamış olursun.
"Benim şartlarım farklı"
Bu itirazı ciddiye alalım, çünkü çoğu zaman haklı.
Kirası ödenmesi gereken bir ev, bakılması gereken bir aile, kredi borcu, hasta bir anne, üç vardiya, askerlik — bunlar bahane değil, hakikat. "Günde bir saat ayır" cümlesi, günü zaten on dört saat dolu olan birine söylendiğinde kolayca zulme dönüşür.
O yüzden şunu net söyleyeyim: yukarıdaki beş maddenin hiçbiri "hayatını bugün alt üst et" demiyor.
Yirmi dakika yürümek bir hayat değişikliği değil; işten eve yürüyerek dönmek. On beş dakika okumak bir program değil; telefonun yerine kitabın olduğu bir çay molası. Ailene vakit ayırmak uçak bileti demek değil; hafta içi bir akşam, on beş dakika, ekransız bir telefon konuşması.
Şartların dar olması, dar alanda hiç hamle yapılamayacağı mânâsına gelmiyor. Şartlar imkânın büyüklüğünü belirler, istikametini değil.
Bu hafta ne yapacağız
Beş maddeyi birden yapmaya kalkmak, hiçbirini yapmamanın en kibar usûlü. O yüzden tek bir şey:
Yedi gün boyunca, her akşam bir tanesini seç ve on beş dakikasını ver. Sadece on beş dakika. Yürüyüş, kitap, kendi işine bir tuğla, ya da bir telefon konuşması. Gününü değiştirme, sadece bir yere on beş dakika koy.
Yedinci günün sonunda kâğıda iki cümle yaz: hangisini en çok tekrarladın, hangisini bir kere bile yapmadın?
O iki cümle, benim bu yazıda söyleyebileceğim her şeyden daha fazlasını söyleyecek. Çünkü hükmü ben veremem; hüküm senin kendi haftanda saklı.
Allah'a emanet olun.
Diğer kayıtlar
Eksiyi Sıfır Yapmak
İlk bölümlerde "sıfırı bir yapmak" demiştim. Yanlış kullanmışım. Arşivi kapatan kayıt, o düzeltmenin kaydı.
Neden Kimse Seni Kurtaramaz?
Fütûhu'l-Gayb'ın altıncı makalesi 'halkı bırakmak' diyor. Dağa çıkmak değil bu: insanların elinde bir güç olmadığını hakîkaten bilmek.