Manevî Ölüm: Müstağnî Olmanın Bedeli

Size birini anlatacağım. Adı Selim olsun. Yirmi sekiz yaşında, belki otuz iki; kaç yaşında olduğunun bir ehemmiyeti yok, çünkü Selim yaşlanmıyor — sadece eskiyor.
Selim'in sabahı şöyle başlıyor: alarm çalıyor, gözleri daha tam açılmadan zihni açılıyor. Yastıktan başını kaldırmadan, ciğerine temiz bir nefes çekmeden elini o dikdörtgen cama uzatıyor. Sonra kaydırıyor. Bir tanıdık tatile gitmiş, kaydır. Bir başkası nişanlanmış, kaydır. Hiç tanımadığı biri, Selim'in on yılda kazanamayacağı parayı bir videoda harcıyor, kaydır. Ardından iş uygulamasında bir tebrik: yan masadaki terfi almış. Selim "tebrikler" yazıyor, içinden zehirli bir sual geçiyor: niçin ben değilim?
Selim güne kendini kıyaslayarak başladı. Daha yataktan çıkmadan eksik hissetti.
Bu yazıya "Selim'i tanıyorum" diye başlamayacağım. Daha dürüstü şu: bazı sabahlar Selim benim. Ve Fütûhu'l-Gayb'ın dördüncü makalesi tam bu adamın kapısını çalıyor.
Serinin bir önceki durağında üçüncü makaleyi, iptilayı konuşmuştuk: belânın niçin geldiğini ve "ben aradan çekildim" sancağını. Orada mesele başımıza gelenle münâsebetimizdi. Dördüncü makalede Abdülkadir Geylânî omuzlarımızdan tutup silkeliyor ve çok daha rahatsız edici bir şey söylüyor: korktuğun o ölümü kendi ellerinle gerçekleştir.
Baştan bir şeyi netleştirelim: bu bir korkutma metni değil. Ölümle terbiye etmek, dönüşümü korku üzerinden satmak bu sayfanın işi değil. Buradaki kaldıraç merak, izzet ve mes'ûliyettir. Geylânî'nin istediği ölüm, biyolojik olan değil; sahte benliğin, kıyaslayan tarafın, onaya muhtaç tarafın ölümü.
Müstağnî olmak: cüzdan değil gönül
Geylânî söze meselenin devası olan kelimeyle başlıyor:
"Halkın malına göz dikme. Onların elindekinden kendini müstağnî kılarsan kötü isteklerin ölmeye başlar."
Müstağnî kelimesi gınâ kökünden gelir; yani zenginlik. Ama kastedilen cüzdan zenginliği değil, gönül zenginliği.
Farkı görmek için çağa bakmak lâzım. Güney Koreli filozof Byung-Chul Han çağımıza yorgunluk cemiyeti diyor. Eskiden tepemizde bir efendi vardı, "çalış" diye emrederdi; bu bir kölelikti ama en azından düşman belliydi. Şimdi efendi ortadan kalktı ve yerine bir slogan geçti: yapabilirsin. Daha iyi bir araba alabilirsin, daha fit olabilirsin, daha çok takipçin olabilir.
Han'ın teşhisi şu: modern insan hem kendisinin efendisi hem kendisinin kölesidir. Selim patronu istediği için değil, kafasındaki ideal Selim'e yetişmek için kendini sömürüyor. Bu yüzden tükeniyor. Çünkü kendi kendini sömüren birinin grev yapabileceği bir kapı yok.
İmam Gazâlî İhyâ'da meseleyi tek cümlede bağlıyor: hakîki hürriyet, Allah'tan gayrısından ümidi kesmektir.
Yani müstağnî olmak "git mağarada yaşa, kazanma" demek değil. Elbette çalışacağız. Mesele, kalbin kazandığı şeye yaslanıp yaslanmadığı. Müstağnîlik şudur: cebinde paran vardır, ama o para bir gecede yok olsa senin kıymetinden bir gram eksilmez — çünkü itimadın kâğıda değil, rızkı verene. İnsanlar seni över, şımarmazsın. Yerer, yıkılmazsın. Çünkü kıymetini insanların iki dudağı arasında aramıyorsun.
Şu sualı ikimize birden bırakıyorum: dün yaptığımız işlerin kaçını hakîkaten yapmak istedik, kaçını birinin görmesi ihtimali için yaptık?
Nietzsche nereye kadar haklıydı
Burada insanlık tarihinin en büyük yol ayrımlarından birine geliyoruz ve karşımızdaki fikri en güçlü hâliyle kurmadan geçmek haksızlık olur.
Friedrich Nietzsche bu benlik meselesini görmüştü. Böyle Buyurdu Zerdüşt'te üç dönüşüm anlatır: insan önce devedir, yük taşır; cemiyetin "yapmalısın" dediği her şeyi sorgusuz sırtlanır. Selim şu an bir devedir. Sonra aslan olur; isyan eder, "hayır" der, eski değerleri parçalar. Geylânî'nin bahsettiği manevî ölümün ilk safhası buna benzer: zinciri kırmak.
Nietzsche'nin teşhisi keskindir. Yanılgısı teşhiste değil, teşhisten sonra boşalan tahtta. O tahta "üstinsan"ı oturttu; insanın kendi kendini aşabileceğine, ilâhsız da asil kalabileceğine inandı. Yirminci asır bu ihtimali sınadı: Allah'tan boşalan tahta Nietzsche'nin umduğu yaratıcı ruh değil, insanın doyumsuz benliği oturdu ve netice bir kan gölü oldu.
Geylânî aynı yerden başlayıp başka bir yere gidiyor: deveyi bırak, aslan ol, zinciri kır — ama sonra o boşalan tahta kendini oturtma; tahtın asıl sahibini çağır. Varılan yer üstinsan değil, insan-ı kâmildir. Tasavvufta buna fenâ fillâh denir: aradan çekilmek.
Mevlânâ'nın mısraı meseleyi bir satırda topluyor: Sen çıkınca aradan, kalır seni yaradan.
Fark şurada: Nietzsche'nin üstinsanı yalnızdır, gergindir, mütemadiyen savaşmak mecburiyetindedir. Geylânî'nin insan-ı kâmili ise aradan çekilmiştir — bir damla olmayı bırakıp denizin kendisi olmuştur. Metnin ifadesiyle: "sonundan korkmazsın." Korkmaz, çünkü korkacak bir "ben" kalmamıştır.
Sultanlık: Diyojen'in gölgesi
Geylânî bu hâle eren kişiye sultan diyor ve şunu ekliyor: burada yalnız talim olunur, tahkir olunmazsın. Yani aşağılanmazsın.
Selim ise her gün küçülüyor: beğeni gelmediğinde, azar işittiğinde, kıyasladığı hayat kendininkinden parlak göründüğünde.
Diyojen'i hatırlayalım. Dünyanın hâkimi Büyük İskender fıçısının başına dikilip "dile benden ne dilersen" demişti. Diyojen güneşe bakıyordu ve o cevabı verdi: gölge etme, başka ihsan istemem.
O an orada kim sultandı? Dünyayı fethedip daha fazlasını isteyen mi, yoksa bir fıçının içinden dünyanın hâkimine "çekil, güneşimi kapatıyorsun" diyebilen mi?
Halvet der encümen: plazanın içindeki Hira
Tesla yazısında laboratuvarla seccade arasında kurduğumuz o mefhum burada tekrar karşımıza çıkıyor: halvet der encümen — kalabalığın içinde yalnızlık. Orada meseleyi dikkatin toplanması olarak konuşmuştuk. Burada bir kat daha derine iniyor.
Çünkü dördüncü makale kimseden dağa çıkmasını istemiyor. Selim'in hikâyesi işini bırakarak bitmiyor.
Aynı sabah, aynı alarm saati, aynı metro, aynı bina. Değişen tek şey şu: Selim gözünü açtığında elini telefona uzatmıyor. Perdeyi açıyor, bir nefes alıyor, "elhamdülillah" diyor. Bedeni aynı işi yapıyor ama ruhu artık aynı mesaiyi yapmıyor. Bildirim geliyor, tanıdığı terfi almış — eski Selim'in midesine kramp girerdi, yeni Selim "Allah ona daha çok versin" deyip geçiyor. Çünkü artık biliyor ki başkasının ışığı kendi karanlığı demek değil. Toplantıda kriz çıkıyor, herkes telaşlı, Selim sakin; zira kaybetmekten en çok korktuğu şeyi zaten kendi eliyle gömmüş.
Selim işi bırakmadı, şehri terk etmedi. Gürültünün tam ortasında kendi Hira'sını kurdu. Sultanlık budur.
"Benim şartlarım farklı" itirazı
Bu itirazın en güçlü hâlini kurayım, çünkü hafif hâlini çürütmek kolaycılık olur.
İtiraz şu: Müstağnîlik zenginlerin lüksüdür. Kirası ödenmemiş, borcu olan, ailesine bakmak mecburiyetinde olan bir adama "gönül tokluğu" öğütlemek zulümdür. Aç adama sabır tavsiye etmek, tok adamın işidir.
Bu itiraz haklıdır ve ciddiye alınmayı hak ediyor. Bunu, meseleyi kitaptan öğrenmiş biri olarak yazmıyorum; kendi tarafımda da rakamların hâlâ oturmadığı bir devrede yazıyorum. Yani buradan konuşan adam vardığı bir yerden değil, yolun ortasından konuşuyor.
Ama Geylânî'nin cümlesine bir daha bakalım: "halkın elindekinden" müstağnî olmak. Rızıktan değil, kıyastan. Metin çalışmayı yasaklamıyor, mülkü kötülemiyor, fakirliği yüceltmiyor. Yasakladığı tek şey, insanın kendi kıymetini başkasının elindekiyle ölçmesi.
Borcu olan adamın borcunu ödemesi lâzım — bu bir mes'ûliyettir, hem de dînî bir mes'ûliyet. Ama borcunu öderken kendini insanlıktan düşmüş sayması, borcun kendisinden ayrı bir yüktür ve o yükü Geylânî indiriyor. Cebi boşalan adamın cebi boşalır; kıymeti değil.
Bu haftanın küçük vazifesi
Ölçülebilir, küçük ve tek bir şey:
Yedi gün boyunca, uyandıktan sonraki ilk altmış saniyede telefona uzanma. Sadece altmış saniye. O bir dakikada tek cümle: "elhamdülillah." Ondan sonra istediğini yap, kimse hesap sormayacak.
Akşam bir deftere iki şey yaz: o günü tutturdun mu (evet/hayır) ve o altmış saniyede aklından geçen ilk şeyi tek kelimeyle. Yedi gün sonra o yedi kelimeye alt alta bak. O liste, bir insanın gününe hangi kapıdan girdiğini gösteren en dürüst mutadır.
Ben kendi listemi yaptığımda, tutturamadığım günlerin kelimeleriyle tutturduğum günlerin kelimeleri arasındaki farkı görmek beni ikna etti — kimsenin nasihati değil.
Dördüncü makale burada bitiyor. Beşinci makalede Geylânî Hazretleri, manevî ölümü tadan birinin gözünden dünya ve hâlini anlatacak: bir zindan sanılan sahnenin nasıl bir imtihan meydanına dönüştüğünü. Bir sonraki yazıda onu konuşacağız.
Tohum toprağa girip çürümeden başağa duramıyor. Çürümekten korkmayın.
Allah'a emanet olun.
Diğer kayıtlar
Eksiyi Sıfır Yapmak
İlk bölümlerde "sıfırı bir yapmak" demiştim. Yanlış kullanmışım. Arşivi kapatan kayıt, o düzeltmenin kaydı.
Neden Kimse Seni Kurtaramaz?
Fütûhu'l-Gayb'ın altıncı makalesi 'halkı bırakmak' diyor. Dağa çıkmak değil bu: insanların elinde bir güç olmadığını hakîkaten bilmek.