Kolay Seçimin Bileşik Faizi

Bu yazıyı okumaya devam etmekle bile bir tercih yaptın. Arkada muhtemelen başka bir sekme açık, telefona bildirim düşüyor, ama şu an buradasın.
Hayatı büyük hâdiselerin kurduğunu sanıyoruz. Mezuniyet, evlilik, o büyük teklif. Halbuki hayat sabah gözünü açtığın ilk saniyede başlıyor ve orada iki yol beliriyor: alarmı erteleyip sıcak yorgana dönmek, ya da yorganı atıp güne kalkmak.
İkisi de üç saniyelik karar. İkisinin de o gün hiçbir hükmü yok.
Ama o üç saniye günde onlarca kere tekrarlanıyor, ve tekrar eden şeyin kendine ait bir matematiği var.
Baştan bir şey söyleyeyim: bu yazının derdi seni ayıplamak değil. Bu satırları yazan adam, o alarmı defalarca erteledi. Hâlâ da erteliyor. Aşağıda anlatılan şeyi sana anlatabilmemin tek sebebi, onu kendi üzerimde hesaplamış olmam.
Kolay olan, tesadüfen kolay değil
Modern hayat kulağımıza sürekli aynı cümleyi fısıldıyor: rahat ol, tadını çıkar, sonra yaparsın.
Bu fısıltıyı bir zaaf gibi anlatmak kolayıma giderdi. Ama dürüst olalım: o fısıltı bizim içimizden çıkmıyor. Bir yerden geliyor.
Elimizdeki telefonun içinde, dünyanın en zeki mühendislerinin yıllarını verdiği bir tertibat var ve o tertibatın tek vazifesi dikkatimizi orada tutmak. Dikkat iktisadı diye bir tabir var — dikkatin satılabilir bir mal hâline gelmesi. On beş saniyelik bir videonun üç yüz sayfalık bir kitaptan daha çekici olması bir karakter meselesi değil; milyar dolarlık bir tasavvurun tam olarak istediği şeyin tahakkuk etmesi.
Terbiye nizamı da aynı yöne çalışıyor. Yirmi iki-yirmi dört yaşına kadar bize "sıranı bekle, sana ne yapacağın söylenecek" deniyor, sonra bir sabah hayata bırakılıyoruz ve kendi kararımızı vermemiz bekleniyor. Karar vermeyi hiç öğretmeyen bir yerden çıkıp karar vermekte zorlanmak, bir kusur değil; beklenen netice.
Şu an sıkışmış hissediyorsan bunun sebebi tembel olman değil. Bunun sebebi sıradanlığın gerçekçilik olduğuna inandırılmış olman.
Bu, kimseyi temize çıkarmıyor. Sadece hedefi doğru yere koyuyor. Kendi karakterine kurşun sıkarak kazanılan bir savaş yok; ama kendini kuşatan tertibatı görerek kazanılan bir savaş var.
Bileşik faizin ahlâkı yoktur
Bir kararın kolay olması, onun yanlış olduğu mânâsına gelmiyor. Bazen kolay olan doğrudur ve insan dinlenmeye muhtaçtır.
Mesele tek bir kararda değil. Mesele yönde.
Kolay karar bugünü kurtarıyor: o anki konforu, o anki iyi hissetmeyi. Bunun karşılığında yarından küçük bir parça alıyor. Zor karar bunun tam tersi — bugünden alıyor, yarına yatırıyor.
Ve burada dikkat edilecek şey şu: hiçbiri tek başına bir şey ifade etmiyor. Bir gün spora gitmemek hiçbir şey. Bir gün kitabı açmamak hiçbir şey. Yüz gün üst üste aynı yöne verilen küçük kararlar ise bambaşka bir insan.
Bileşik faiz burada devreye giriyor ve bileşik faizin ahlâkı yoktur; sadece matematiği vardır. Lehine de aynı hızla çalışır, aleyhine de. Kimse kimseyi cezalandırmıyor — sadece hesap işliyor.
Bunu böyle kurmak mühim. Çünkü "hayat seni cezalandırır" cümlesi insanı korkutur, korku da bir hafta çalışır. Halbuki "bu bir faiz hesabıdır" cümlesi insanı hesap yapmaya çağırır, ve hesap ömür boyu çalışır.
Peki bugün verdiğimiz kararların ibresi hangi yöne bakıyor? Bunu bilmek için tahmine gerek yok — son yedi gün ortada.
Mesele kitap değil, cümle
Yağmur bardaktan boşanıyor, hava buz gibi, beden "çıkma, yatakta kal" diyor. Ama sen ayakkabıları bağlayıp koşuya çıkıyorsun.
O anda kazandığın şey kas değil. Dengelenmiş bir kan basıncı da değil.
Kazandığın şey bir cümle: ben zorluk karşısında geri adım atmayan biriyim.
Bizim medeniyetimizde buna nefis terbiyesi deniyor. Her zor seçim küçük bir mücadele, ve o mücadelede kazanılan şey iş değil, o işi yapan adama dair bir bilgi.
Buhârî ve Müslim'in rivayet ettiği hadîs-i şerîf bunu tek cümlede kuruyor:
"Cennet zorluklarla, cehennem ise nefse hoş gelen şeylerle kuşatılmıştır."
Bu hadîs sadece âhirete bakan bir cümle değil. Dünyada bir şahsiyetin nasıl kurulduğuna da bakıyor: kıymetli olan hiçbir şey kolaylığın arkasında durmuyor. Kolaylığın arkasında yine kolaylık duruyor.
Kendine itimat dediğimiz şey de tam olarak buradan geliyor. Onu ne bir başarı hikâyesi verir, ne bir piyango, ne de kısa yol. Kendine itimat, kendine verdiğin sözü tuttuğuna dair biriktirdiğin delildir.
Yastığa baş koyduğunda hissettiğin şey
Zaman akıyor. Bu dakika geçecek, bu saat bitecek, akşam olduğunda başını mutlaka yastığa koyacaksın. Buradan kaçış yok.
Kaçış olmayan tek şey bu; ama o an ne hissedeceğin gün içinde çoktan belli olmuş oluyor.
Zor olanı yaptığın akşam, yorgun bile olsan içine bir tokluk yayılıyor. Kolay olanı seçtiğin akşam ise başka bir şey oluyor: bir eksiklik, bir tamamlanmamışlık.
Şunu net söyleyeyim: o ikinci his bir ceza değil. Bir bilgi.
Bedenin acıyı nasıl kullanıyorsa — "buraya dokunma, burada bir arıza var" demek için — akşamki o his de aynı işi görüyor. Onu suçluluğa çevirirsek işe yaramaz hâle geliyor, çünkü suçluluk insanı harekete değil, kaçmaya götürüyor. Ama onu bir gösterge olarak okursak, ertesi sabah elimizde bir bilgiyle uyanıyoruz.
Sual şu: dün akşam hissettiğimiz şeyi kendimizi dövmek için mi kullanıyoruz, yoksa yön bulmak için mi?
"Bazen hakikaten yapamıyorum"
Bu itiraz, bu yazıdaki her cümleden daha ağır basıyor ve hakkını vermek lâzım.
Bazen insan zor olanı seçemiyor. Uykusuzluk, hastalık, bitmiş bir hafta, taşınan bir yük, kimseye anlatılmayan bir mesele. Bu hâllerde "git zor olanı seç" cümlesi bir tavsiye değil, bir yük olur.
O yüzden ölçüyü şöyle koyalım: kimseden her saniye bir kahraman gibi yaşaması beklenmiyor. İnsanız. Düşeceğiz, kolay olanı seçeceğiz, bazı günler sadece ayakta kalmak yeterli olacak.
Kaide şu kadar: zor kararların toplamı, kolay kararların toplamını uzun vadede geçsin. Tek bir gün üzerinden hüküm verilmiyor. Terazi haftada bir tartılıyor, saatte bir değil.
Ve bir şey daha: bir işi bitirememek çoğu zaman iradesizlik değil, o işin niçin yapıldığını bilmemek. "Niçin"i belli olmayan bir iş için ne kadar irade lâzım geldiğini hep birlikte tahmin edebiliriz.
Zoru kolaylaştırmak diye bir şey var
Bu yazının başında kolay olanın tesadüfen kolay olmadığını söyledik. Aynı cümlenin tersi de doğru: zor olan da tesadüfen zor değil, ve zorluğu düşürülebilir.
Bunu iradeyle çözmeye çalışmak en pahalı usûl. İrade tükenen bir şey; gün sonunda kimsede kalmıyor. Ama vasatı bir kere kurmak ömürlük çalışıyor.
Misal: telefonu yatak odasına sokmamak, sabah alarmını erteleme kararını gece verilmiş bir karar hâline getiriyor. Okunacak kitabı yastığın üstüne koymak, akşam "ne yapsam" sualini ortadan kaldırıyor. Spor kıyafetini bir gece önce hazırlamak, sabah verilecek kararı yarı yarıya ucuzlatıyor.
Bunların hiçbiri kahramanlık değil. Sadece kararı, en yorgun olduğun ânın eline bırakmamak.
Milyar dolarlık şirketler tam olarak bunu yapıyor: senin en zayıf ânında karşına en kolay şeyi çıkarıyorlar. Aynı aleti kendi lehimize kullanmamızı engelleyen bir şey yok. Mesele iradeyi büyütmek değil, iradeye düşen yükü küçültmek.
Peki bu hafta, zor olanı bir tık kolaylaştırmak için evimizde değiştirebileceğimiz tek bir şey ne olurdu?
Bu hafta ne yapacağız
Hayatını değiştirecek bir program vermeyeceğim. Onlar üç gün sürüyor.
Bunun yerine tek bir şey:
Yedi gün boyunca, günde bir kere, bir karar ânında on saniye dur ve şunu sor: "Şu an hangisi kolay, hangisi zor?" Cevabı ver, sonra istediğini seç. Zor olanı seçmek mecbûrî değil — bu hafta sadece görmek yeterli.
Akşam telefonuna tek satır not düş: bugün gördüğüm ayrım neydi, ne seçtim.
Yedi günün sonunda elinde yedi satır olacak. O yedi satır, benim bu yazıda kurabileceğim bütün cümlelerden daha fazlasını söyleyecek. Çünkü o senin kendi tecrüben; benim değil.
Allah'a emanet olun.
Diğer kayıtlar
Eksiyi Sıfır Yapmak
İlk bölümlerde "sıfırı bir yapmak" demiştim. Yanlış kullanmışım. Arşivi kapatan kayıt, o düzeltmenin kaydı.
Neden Kimse Seni Kurtaramaz?
Fütûhu'l-Gayb'ın altıncı makalesi 'halkı bırakmak' diyor. Dağa çıkmak değil bu: insanların elinde bir güç olmadığını hakîkaten bilmek.