Kendine Söylediğin Yalan Nasıl Hakikat Olur?

Bir yazıcıdan çıkan kâğıtta yazım hatası varsa, o hatayı kâğıdın üzerinden silgiyle silmeye çalışmak beyhûdedir. Hatayı düzeltmek isteyen bilgisayara döner, dosyayı açar, satırı değiştirir ve yeniden bastırır.
Bu yazı, hayatımızın epeyce bir kısmını kâğıt üzerinde silgiyle uğraşarak geçirdiğimiz ihtimali üzerine. "Bizim" diyorum, çünkü ben o silgiyle yılları geçirdim: takvimi değiştirdim, uygulamayı değiştirdim, masayı değiştirdim, şehri değiştirdim. Bastıran dosyaya hiç bakmadım.
Ama başlamadan önce bir sınır çizmem lazım, çünkü bu mevzu tam da o sınırın dibinde duruyor.
Önce ne olmadığını söyleyelim
Bu bir "yapana kadar taklit et" yazısı değil. Batı'nın fake it till you make it dediği şey — sahip olmadığın hâli oynayarak dünyayı kandırma usûlü — bu metnin dışındadır ve dışında kalacaktır.
Aynı şekilde bu, "kâinata mesaj gönder, kâinat sana getirsin" nazariyesi de değil. O nazariyenin bize sattığı şey ameli olmayan bir ümittir; ameli olmayan ümidin adı ise temennidir ve temenni kimseyi bir yere götürmemiştir.
Bizim elimizdeki üç şey var: dua, niyet ve gayret. Niyet, nereye gittiğini söylemektir. Gayret, o istikamette atılan müşahhas adımdır. Dua, ikisinin de kime ait olduğunu bilmektir. Netice bunların hiçbirine ait değildir; netice takdirdedir. Bu yazıda anlatacağım her şey bu üç kelimenin içinde durur. Dışına çıktığı yerde beni durdurun.
Şimdi meseleye girebiliriz.
Bize öğretilen formül
Doğduğumuz andan itibaren hepimize bir formül öğretildi. O kadar mantıklı görünüyor ki sorgulamak aklımıza bile gelmedi:
Sahip ol → yap → ol.
Önce paraya sahip olayım, sonra girişimi kurayım, o zaman girişimci olurum. Önce ideal kiloma ulaşayım, sonra spor yapayım, o zaman kendine itimadı olan biri olurum. Önce bana hürmet etsinler, sonra idâre edeyim, o zaman iyi bir reis olurum.
Bu formülün mantığı sağlam görünür ama bir arızası vardır: başlama iznini hep dışarıya vermiştir. Kendini kimin izniyle var sayacağını bir şarta bağlar. Ve o şart, tabiatı gereği hiçbir zaman tam olarak gelmez — çünkü şart geldiğinde çıta da yükselir.
Bunun bir de içimize işleyen tarafı var. "Sahip olunca yapacağım" cümlesini her kurduğumuzda, kendimize sessizce şunu tekrar ediyoruz: şu an yeterli değilim. Yıllarca tekrarlanan bir cümle, bir müddet sonra tekrar olmaktan çıkar, hüviyet olur.
Ve bunun tembellikle hiçbir alâkası yok. Ben bu formülü çok çalışırken de uyguladım. On sekiz saat çalışan ama içeride hâlâ kendini yetersiz sayan bir adam ya neticeye ulaşamaz, ya ulaştığında kendini sahtekâr gibi hisseder. Yanlış hüviyetle yapılan çok çalışmanın adı gayret değil, tükenmişliktir.
Şunu ikimize birden soruyorum: bugüne kadar "şu olduğunda başlayacağım" dediğimiz kaç şey var ve o "şu"ların kaçı hakîkaten geldi?
Formülün tersi
Kadim olan formül bunun tam tersidir:
Ol → yap → sahip ol.
Yani parayı bekleme; evvelâ o işi yapan adamın tavrına gir, o tavrın gerektirdiği hamleleri yap, mahsul sonra gelir. Sporcu olmak için zayıflamayı bekleme; bir sporcu gibi uyanmaya, yemeye, yürümeye başla; beden ona uymak zorunda kalır.
Fatih Sultan Mehmed İstanbul'u fethettiğinde Fatih olmadı. O daha şehzâdeyken, yastığının başında şehrin haritasını çizerken zaten Fatih'ti. Hüviyet önce geldi, netice sonra. Eğer "önce şehri alayım, sonra o adam olayım" deseydi o gemiler karadan yürümezdi. Çünkü gemileri karadan yürütmek, o günün mühendisliğinde bir yalandı. Bizanslılar buna gülerdi; kendi paşaları bile buna delilik gözüyle bakıyordu.
Yakın tarihte aynı hattı Selçuk Bayraktar ve ekibinde görüyoruz. 2000'lerin başında bu memlekette "biz yapamayız, montaj yaparız, Batı'dan alırız" cümlesi bir kanaat değil, kabul edilmiş bir hüküm gibiydi. Küçük bir atölyede yatıp kalkarken ellerinde ne bütçe vardı ne fabrika. Ellerinde, o gün söylense yalan sayılacak bir gâye vardı. "Hele bir devlet desteği çıksın, hele bir bize inansınlar, sonra başlarız" deselerdi bugün konuştuğumuz şey olmazdı.
Merhum Necmettin Erbakan'ın cümlesi tam buraya oturuyor: "İman varsa imkân da vardır." İmkân imandan sonra gelir; delil, inancın peşinden yürür.
Bir de sessiz misal var: Habib Nurmagomedov. Rakipleri "ben en büyüğüm" diye bağırırken o Dağıstan'ın dağlarında, buz gibi suların içinde bağırmıyordu — biliyordu. Onun tavrı kuru bir kibir değil, bir teslimiyetin yan mahsulüydü: babasının planına ve Allah'ın takdirine olan itimat. Kemer beline takılmadan yıllar önce o kemerin sahibi gibi çalışıyordu. Fark şurada: bağıran adam kendini ikna etmeye çalışır, bilen adam sadece işine döner.
Peki bu bir kandırmaca değil mi?
İşte en güçlü itiraz burada ve bunu ciddiye almadan bu yazı bitmez:
"Sen bana olmadığım bir şeymiş gibi davranmamı söylüyorsun. Bunun adı kendini kandırmaktır. Cebimde para yokken 'ben zenginim' demenin cebe tesiri nedir? Bu, o küçümsediğin 'taklit et' usûlünün Müslümanca ambalajlanmış hâli değil mi?"
Adil bir itiraz. Ayrımı olabildiğince keskin koyayım:
Taklit, olmadığın hâli başkasına göstermektir. Muhatabı vardır, seyircisi vardır, gösterisi vardır. Ölçüsü de dışarıdan gelen tasdiktir.
Niyet, henüz gelmemiş bir hâlin gereğini bugün kendi üzerine almaktır. Muhatabı yoktur. Kimse görmeden, sabah beşte, kimsenin alkışlamadığı bir masada tutulur.
Birinde vitrin değişir, depo aynı kalır. Diğerinde depo değişir, vitrin en son değişir. Dışarıdan ikisi bir müddet birbirine benzer; ama biri altı ayda çöker, öteki altı ayda taşar.
Ve şu kaydı düşmezsem dürüst olmam: niyet neticeyi teminat altına almaz. Fatih'in muâsırı olup fethedemeyen kumandanlar da vardı. Aynı atölyede aynı geceyi geçirip mahsulü tutmayan ekipler de var. Bu formül, "böyle yaparsan kazanırsın" demiyor. "Kazanma ihtimali olan işe girebilmek için evvelâ o işe girecek adamın kendine izin vermesi lazım" diyor. Netice takdirdedir; niyet ve gayret bize aittir. Bu ikisini karıştıran adam, ilk sarsıntıda hem işini hem imanını beraber sorgular.
Kendine anlattığın hikâye
Beynimizin bir hususiyeti var: inandığımız şeyi doğrulayacak delilleri toplar, çelişeni eler. Buna onaylama meyli deniyor. Beyin sapındaki süzgeç (RAS) her saniye üzerimize gelen milyonlarca işaretin hangisinin içeri gireceğine karar verir. Neye göre? Mühim saydığımız şeye göre. Yeni bir araba almaya karar verdiğimizde trafikte birden o arabayı görmeye başlarız; araba çoğalmamıştır, süzgeç değişmiştir.
Bunu bir sihir olarak değil, bir alet olarak okumak lazım. Süzgeç zaten çalışıyor. Sual şu: ona hangi cümleyi verdik?
"Hayat zor", "burada iş yapılmaz", "ben odaklanamam" cümleleri süzgece bir vazife yükler ve o vazifeyi sadakatle yerine getirir. Bunu söylerken kimseyi ayıplamıyorum; bu cümleleri en çok kuran benim ve bir kısmını hâlâ kuruyorum. Mesele karakter değil, tekrar. Yıllarca tekrar edilen cümle hakikat değildir ama hakikat gibi davranmayı öğretir.
Hz. Ali'ye nispet edilen o meşhur beyit şöyle der: insan kendini küçük bir cirim sanır, oysa en büyük âlem onda dürülmüştür. Zihin, kafatasının içine hapsedilmiş bir kayıt cihazı değil; hayalin, dikkatin ve hüviyetin kurulduğu alandır. Ve dua, dışarıdaki bir hükümdardan sadaka istemek değil, Allah'ın insanın içine yerleştirdiği o istidada "kalk" demektir. Çünkü O, insana şah damarından daha yakındır.
Bir kayıt: rakam hikâyeyi düzeltmez
Bu mevzuda kendimi tutmam gereken bir yer var, onu da yazayım.
Bir müddettir KAM adında bir şey üzerinde çalışıyorum — kam.run — kişisel asistan modeli; şu an beta pilot hâlinde. Kurarken tam da bu yazıda anlattığım hattı kullandım: sermaye beklemeden, izin beklemeden, "bunu yapan adam" gibi oturup çalışmak.
Ve pilot ölçümünde çıkan rakamların bir kısmı zayıf. İkinci gün geri dönüş %13,5. Bu iyi bir rakam değil. Kendime anlattığım hikâye o rakamı düzeltmedi, düzeltmez de. Hikâye işe başlamayı mümkün kılar; işi iyi yapmayı mümkün kılan tek şey işin kendisidir.
Bunu buraya yazıyorum ki bu metin bir motivasyon uyuşturucusuna dönüşmesin. Niyet kapıyı açar. Kapıdan sonrası terdir.
Bu hafta için küçük bir amel
Büyük bir ödev vermeyeceğim; büyük ödev suçluluğun arka kapıdan girmesidir.
Yedi gün, tek bir hareket:
Her sabah, güne başlamadan evvel bir cümle yaz. "Bugün ... gibi davranacağım" — noktaların yerine ulaşmak istediğin hâli koy. Sonra o cümlenin gerektirdiği tek bir işi seç, on beş dakikadan uzun olmasın, ve onu ilk iş olarak yap. Akşam da tek kelime not düş: yaptım / yapmadım.
Yedi gün sonra o listeye bakınca göreceğin şey senin ne kadar iradeli olduğun değil; hangi cümlenin sende tuttuğu olacak. O da az bir bilgi değildir.
Son söz
Kendine bir hüviyet seç. Onun gibi otur, onun gibi konuş, onun gibi karar ver. İlk günlerde sahte hissettirebilir. Bırak hissettirsin; her yeni elbise ilk gün üzerine oturmaz.
Yalnız şunu unutmayalım: biz buna yalan demiyoruz, niyet diyoruz. Yalan, kimseye söylenmez. Niyet, yalnız Allah'a söylenir ve gayretle ispat edilir.
Geriye tek bir sual kalıyor, onu da cevaplamadan bırakıyorum: bugün "şartlar oluşmadı" diye ertelediğimiz o işe, aslında hangi cümlenin izin vermediğini biliyor muyuz?
Allah'a emanet olun.
Diğer kayıtlar
Eksiyi Sıfır Yapmak
İlk bölümlerde "sıfırı bir yapmak" demiştim. Yanlış kullanmışım. Arşivi kapatan kayıt, o düzeltmenin kaydı.
Neden Kimse Seni Kurtaramaz?
Fütûhu'l-Gayb'ın altıncı makalesi 'halkı bırakmak' diyor. Dağa çıkmak değil bu: insanların elinde bir güç olmadığını hakîkaten bilmek.