Hürriyet Babasının Gölgesi: Mill'i Nasıl Okumalı

Sevmediğimiz bir fikri söyleyen o adamı engellediğimizde ne hissediyoruz? Ben kendi cevabımı arayınca iki şey buldum: birincisi kısa bir zafer hissi — "oh, sustu" —, ikincisi ise onun hemen altında duran, adını koymakta zorlandığım bir tedirginlik. Sanki susturduğum şey sesin kendisi değil de, o sesin bende açtığı bir ihtimaldi.
Bu yazı, o tedirginliğin üzerine kurulu bir metnin şerhidir: John Stuart Mill'in Hürriyet Üzerine (On Liberty) risalesinin kalbi olan ikinci bölümü, "Düşünce ve Tartışma Hürriyeti Üzerine". Ama bu yazı bir alkış yazısı değil. Çünkü aynı Mill, hayatının otuz beş yılını İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'nin üst kademelerinde geçirdi. Sabah hürriyet yazan, öğleden sonra "barbar" saydığı milletlerin nasıl idâre edileceğini planlayan bir adam.
Feraset Okumaları'nın işi tam da burada başlıyor: bir metnin hem hakikatini hem kibrini aynı masaya koyabilmek.
Bir çocuk değil, bir proje
Mill'in ne dediğini anlamak için nasıl yetiştirildiğini bilmek gerekiyor. Babası James Mill, oğlunu hislerden arındırılmış saf bir zihin olarak inşa etmeye karar verdi. Üç yaşında oyuncak değil Yunanca. Sekiz yaşında sokak değil, Platon — kendi dilinden.
Mill hâtıralarında bunu kendisi yazıyor: bir çocuk değil, babasının fikirlerini savunan bir münazara makinesiydi.
Sonra makine durdu. 1826'da, yirmi yaşında, Mill kendine tek bir sual sordu: hayattaki bütün gâyelerim tahakkuk etse, dünya istediğim gibi olsa, ben mesut olur muyum? İçinden gelen cevap "hayır" oldu. Onu o çukurdan çıkaran şey de mantık olmadı; şiir oldu, bir de Harriet Taylor'a duyduğu muhabbet.
Bu, metne girmeden önce bize verilen ilk derstir: yalnız akıl üzerine kurulmuş, hissini ve imanını kesip atmış bir zihin ne kadar keskin olursa olsun bir yerde çöker. Zeka tek başına bir istikamet vermiyor.
Mill'in dört delili
Mill, "en katlanılmaz bulduğun fikri bile niçin dinlemek mecburiyetindesin?" sualine dört delille cevap veriyor.
Bir: yanılmazlık iddiası. Birini susturduğun an farkında olmadan şunu söylemiş olursun — "ben mutlak doğruyum, hata ihtimalim sıfır."
Sokrates'i sokak serserileri öldürmedi. Onu devrin en ahlâklı sayılan hâkimleri öldürdü; hem de gençliği zehirlediğinden yüzde yüz emin olarak. Emin olmak, tarihte en çok cana mal olmuş hâllerden biridir.
Bugün bir insanı susturmak için ne mahkeme kuruluyor ne de baldıran gerekiyor. Parmağımızın bir santim ötesinde bir düğme duruyor ve o düğme oraya tesadüfen konmadı. Linç artık bir ahlâk hâdisesi olmaktan çıkıp bir arayüz meselesi hâline geldi: hızlı, kolay, ödüllü. Bu bir karakter zaafı değil; bir tasavvurun neticesi. Susturmayı kolaylaştıran bir nizamın içindeyiz ve o kolaylık hepimizin parmağının ucunda.
Şunu ikimize birden soruyorum: en son birini engellediğimizde hakîkaten bir zarardan mı korunduk, yoksa haklı olma ihtimali bizi rahatsız eden bir sesi mi kapattık?
Bu hastalığın yalnız Batı'ya mahsus olmadığını da söylemek dürüstlüğün gereği. İslâm tarihinin en acıtan sayfalarından biri Mihne hâdisesidir. Dokuzuncu asır; kendine "akılcı" diyen Mu'tezile iktidardaydı ve kendilerini o kadar yanılmaz gördüler ki, kendilerine katılmayan Ahmed b. Hanbel gibi bir âlimi zindanda kırbaçlattılar. Netice: zulümle fikir yok edilmedi. Mu'tezile silindi, Ahmed b. Hanbel hâlâ okunuyor. Zorbalık, bağnazdan da gelse aydından da gelse zorbalıktır.
İki: kısmî hakikat. Diyelim ki karşımızdaki hakîkaten yanılıyor. Yine de dinlemek lâzım, çünkü hakikat tek bir zihne sığmayacak kadar büyüktür.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin karanlıkta fil yoklayan körler hikâyesi tam bunu anlatır. Hortumu tutan "bu bir boru" der, bacağı tutan "bu bir direk" der. İkisi de haklıdır, ikisi de eksiktir. Mill'in söylediği şu: senin doğrun filin bacağıysa, muhalifinin yanlışı filin hortumu olabilir. "Boru" diyeni susturursan filin tamamını asla göremezsin.
Üç: ölü dogma. Bu delil bilhassa inanan biri için hayatî. Mill diyor ki: tartışılmayan bir doğru bir müddet sonra canlı bir inanç olmaktan çıkar, ezberlenmiş bir tekerlemeye döner. Bizim lügatimizde bunun adı taklidî imandır — sorgulanmamış, babadan miras kalmış iman.
Mill "şeytanın avukatını dinleyin" diyor. Bizim medeniyetimizde İmam Gazâlî bunu şüphe usûlüyle zirveye taşımıştı: hakikati bulmak için her şeyden şüphe etti, inancını yıktı ve yeniden inşa etti. "Aman kafam karışmasın" diyerek odasına kapanmadı; devrinin bütün felsefî itirazlarıyla yüzleşti. Münâkaşa inancı öldürmez, diriltir. Antrenmansız kas nasıl eriyorsa, hiç yoklanmamış iman da öyle erir.
Dört: amelin gücü. Ezbere inanan insan inandığı şey uğruna harekete geçemez. İmanın kalbe inmesi için zihnin bir kere ateşten geçmesi gerekiyor.
Madalyonun öbür yüzü
Şimdi alkışı kesip metnin arkasındaki adama bakalım. Çünkü burası Feraset Okumaları ve burada kimse putlaştırılmaz.
Mill, tam otuz beş yıl İngiliz Doğu Hindistan Şirketi'nin en tepe kademelerinden birinde çalıştı. Ve Hürriyet Üzerine'nin daha girişinde şu cümle duruyor: bu hürriyet umdesi, çocuklar ve barbar milletler için geçerli değildir.
Kimi kastediyor? Hintlileri, Çinlileri, Osmanlı'yı. Bizi. Ona göre biz çocuğuz, kendi hayrımızı seçemeyiz, o hâlde İngiltere'nin bizi zorla terbiye etmesi meşrudur. Londra'da "bir deliyi bile susturamazsınız" diyen adam, Hindistan'da milyonların iradesini yok saydı. 1857 Hint kıyamını bir hürriyet mücadelesi olarak değil, bir nankörlük olarak okudu.
Bu onun ayıbıdır ve yumuşatılmaz.
Çuvaldızı kendimize: rasathaneyi kim yıktı
Ama iğneyi ona batırıp çuvaldızı kendimize batırmazsak bu yazı sadece bir öfke metni olur.
Biz niçin "idâre edilecek" hâle geldik? On yedinci asır Osmanlısına bakalım. Bir tarafta rasathaneyi uğursuzluk sayıp topa tutturanlar, diğer tarafta "ilmi, felsefeyi yasaklarsanız bir gün yem oluruz" diye çırpınan Kâtip Çelebi. O devirde bağnazlık kazandı. Kendi içimizde düşünceyi boğduğumuz için, dışarıdan gelen adamlar "siz çocuksunuz, sizi biz idâre ederiz" demeye cesaret buldular.
Suçun yarısı onlarınsa, yarısı da düşünmenin tehlikeli sayıldığı bir iklimi kurmuş olanlarındır. Ve o iklim yalnız tarihte kalmadı; bugün de bir fikir duyduğumuzda ilk refleksimizin "bu kimden geliyor?" olması aynı iklimin devamıdır.
"Sömürgecinin fikri de sömürgecidir" itirazı
Bu itiraz ciddiye alınmayı hak ediyor, çünkü zayıf hâli değil güçlü hâli şudur: bir fikir menşeinden müstakil değildir. Mill'in hürriyet tarifi, tam da o hürriyeti kime layık görmediğini söyleyen cümleyle aynı kitapta duruyor. Yani mesele adamın hususî ahlâkı değil, nazariyenin içine yerleşmiş bir sınırlama. O hâlde niçin okuyalım?
Cevap, kanalın en eski umdesidir: feraset, balı alıp dikeni ayıklamaktır. Ve daha eskisi: hikmet müminin yitiğidir; nerede bulursa alır.
Biz Mill'in sömürgeci ölçüsünü reddediyoruz — hem de metnin içinden delil göstererek. Ama onun düşünce hürriyetine dair kurduğu dört delili elimizin tersiyle itmiyoruz, çünkü o deliller bize karşı da kullanılabilir bir keskinlikte ve asıl kıymeti orada. Bir fikri sahibinden dolayı reddetmek, tam olarak Mill'in tarif ettiği yanılmazlık tuzağına düşmektir. Yani onu topyekûn reddetmenin usûlü bile onu okumadan bulunamıyor.
Kaldı ki bu topraklarda hürriyet fikri ithal değil. En koyu istibdat devrinde, zindanı göze alarak şöyle haykıran Namık Kemal var:
Ne efsunkâr imişsin ah ey dîdâr-ı hürriyet Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten
Damarımızda Gazâlî'nin derinliği de var, Namık Kemal'in cesareti de. Mesele hazinenin yokluğu değil; hazinenin üstünde uyumak.
Bu haftanın küçük vazifesi
Büyük ödev vermeyeceğim. Büyük ödev, suçluluğun arka kapıdan girmesidir.
Yedi gün boyunca tek bir şey: engelle, sessize al veya takibi bırak düğmesine basmadan önce on saniye dur ve kendine tek sual sor — "Bunu susturmak istiyorum, çünkü hakîkaten zararlı mı; yoksa haklı olma ihtimali beni rahatsız ettiği için mi?" Cevap "zararlı" ise bas, vicdanın rahat olsun. Cevap ikincisiyse, o gün sadece bir defa basmamayı dene.
Akşam bir deftere iki rakam yaz: bugün kaç kere o düğmenin eşiğine geldim, kaçında durup sordum. Yedinci günün sonunda iki rakama bak. Benimkiler arasındaki fark hoşuma gitmedi — ama farkı görmek, farkı kapatmanın tek yolu.
Mill bugün Fransa'da bir mezarlıkta sessizce yatıyor. Bizi susturulması gereken barbarlar olarak gördü. Ona verilecek en asil cevap onu susturmak değil; onun bize layık görmediği o hürriyeti ondan daha cesurca yaşamaktır.
Allah'a emanet olun.
Diğer kayıtlar
Eksiyi Sıfır Yapmak
İlk bölümlerde "sıfırı bir yapmak" demiştim. Yanlış kullanmışım. Arşivi kapatan kayıt, o düzeltmenin kaydı.
Neden Kimse Seni Kurtaramaz?
Fütûhu'l-Gayb'ın altıncı makalesi 'halkı bırakmak' diyor. Dağa çıkmak değil bu: insanların elinde bir güç olmadığını hakîkaten bilmek.