Dünyaya Hangi Gözle Bakmalı?

Bir akşam, hiçbir şey olmamışken kendimi kötü hissettiğimi fark ettim. O gün işler fena değildi, sıhhatim yerindeydi, kimseyle bir husumetim yoktu. Sadece yarım saat kadar ekranda aşağı kaydırmıştım. Kusursuz evler, kusursuz masalar, kusursuz sabahlar. Telefonu bıraktığımda odam aynı odaydı ama içimde bir eksiklik açılmıştı. Sonra şunu düşündüm: bu eksikliği ben mi hissettim, yoksa bana mı hissettirildi?
Bu serinin bir evvelki yazısında Fütûhu'l-Gayb'ın dördüncü makalesini konuşmuştuk: manevî ölüm. Kendi irademizin dar kalıplarından sıyrılmanın, halktan ve kendi hevesimizden müstağni olmanın provasını yapmıştık. İçerideki savaşı kazandık diyelim. Peki dışarıdaki şu dünyayla ne yapacağız?
Abdülkadir Geylânî beşinci makalede bizi tam da bu sual ile karşılıyor: dünya ve hâli. Elimize bir neşter veriyor ve o pırıltılı deriyi kaldırıp altındakine bakmamızı istiyor. Söze de bir ikazla giriyor: "Dünyayı zâhirdeki güzelliği ile görürsen aldanma."
Kim, niçin, nasıl
Bu cümleyi ilk okuduğumda aklıma üç sual geldi.
Birincisi: bizi kim programlıyor? Bu programın arkasında tek bir insan yok. Devasa bir dikkat iktisadı var. Teknoloji devleri, reklam müesseseleri ve algoritmalar, en kıymetli varlığımız olan dikkatimizi satmak üzere birleşmiş vaziyetteler. Onların defterinde biz birer insan değil, hasat edilecek birer mutayız.
İkincisi: niçin programlanıyoruz? Çünkü kendini tam hisseden insan istihlâk etmez. Bu nizamın ayakta durabilmesi için eksik hissetmemiz, kendimizi yetersiz bulmamız ve daima "daha iyisi var" cümlesine inanmamız gerekir. O parıltıya hayran kalmayan insan o saati almaz, o ameliyatı yaptırmaz, statü olsun diye pahalı hiçbir şeye uzanmaz. Yani huzursuzluğumuz bir arıza değil, mahsulün kendisidir.
Üçüncüsü: nasıl programlanıyoruz? Dopamin döngüleri üzerinden. Akıştaki o kusursuz hayat kesitleri beynimize tek bir sinyal gönderir: "Asıl hayat bu. Seninki de hayat mı?" Algoritma bize yalnız parıltılı olanı gösterir. Kimsenin ağladığı, iflas ettiği, KPSS masasında sabahladığı, üç kere reddedildiği saatleri göstermez. Geylânî'nin zâhir dediği şey bugün 4K çözünürlükte cebimizde duruyor.
Şunu ikimize birden soruyorum: son bir haftada beni eksik hissettiren şeylerin kaçı hakîkaten bende eksik olan bir şeydi, kaçı bana gösterilen bir vitrindi?
Dünya kötü bir yer değil — perde başka bir şey
Burada bir parantez açmak şart, yoksa bu metin bir dünya düşmanlığına dönüşür ki bizim işimiz o değil.
Dünyanın kendisi kötü değil. Gözümüzün gördüğü her yer Allah'ın sonsuz kudretiyle yarattığı güzelliklerle dolu: manzara, mahlûk, bereket, insan yüzü. Dünya nötr bir sahadır. Ama nefsimiz ve şeytan o sahayı aleyhimize çalışan bir algoritmaya çevirir — tıpkı bir akış algoritması gibi, neye meyilliysek oradan vurur. Makama meyilli olana kibir ve hırs gösterir. Paraya meyilli olana rakam gösterir. Yani zaafımızın üzerinden geçilir.
İmam Gazâlî Kimyâ-yı Saâdet'te dünyayı bir yolcunun konakladığı hana benzetir. Handa yenir, içilir, dinlenilir. Handa kavga edilmez, hanın perdesi sökülüp sırtta taşınmaz. Mesele hanı yakmak değil; hanı ev sanmamaktır.
Bizim meselemiz o ağaca düşman olmak değil, ağacın arkasındaki Sâni'i görmemizi engelleyen perdeyle. Dünyayı kalbe değil avuca almakla. Aldanmaya karşı alınmış en sağlam zırh budur.
Sahradaki adam
Peki dünya bu kadar kaygansa ona karşı nasıl bir duruş takınacağız? Geylânî burada unutulmaz bir benzetme yapıyor:
"Sahrada bir adam çırılçıplak kazâ-yı hâcete oturmuş. Hem edep yeri görünüyor hem de koku geliyor. Sen burnunu tutacak, gözünü kapatacaksın. İşte dünyanın hâli budur."
İlk okuduğumda afalladım. Fazla sert değil mi? Ama sonra şunu düşündüm: niçin bu kadar rahatsız edici bir misal seçilmiş? Çünkü insanın o pırıltıya duyduğu aşkı ancak böyle bir sarsıntı soğutabilir. Nazik bir cümle o aşkı çözmez.
Geylânî'nin dediği şu: dünyanın süsü, görmezden gelinmesi gereken bir atıktır. İhtiyacını gider, nasibini al, orada takılıp kalma. Gözünü kapa — yani harama bakma. Burnunu tut — yani onun geçici kokusuna, şöhretine aldanma.
Bu bir kaçış değil. Bu bir şuur seviyesidir.
Başarı putu
Bu programlama en çok da hayata atılma gayreti gösteren bizleri buluyor. Lisede üniversite hayali kuranı, kampüste istikbalini arayanı, KPSS masasında ömür tüketeni, benim gibi kendi işini kurmaya çalışanı.
Sistem tek bir cümle kuruyor: eğer o imtihanı kazanamazsan, o unvanı alamazsan, o ciroya ulaşamazsan sen bir hiçsin.
Buraya dikkat, çünkü bu yazının kalbi burası:
O imtihanın neticesini hayat memat meselesi yapan şey senin azmin değil, sistemin sana dayattığı başarı putudur.
Yani mesele çalışmaman değil. Mesele, çalışmanın karşılığı olarak sana bir hüküm satılması: netice gelirse insansın, gelmezse değilsin. Bu, dünyanın zâhirî pırıltısıyla insanı köleleştirmesidir ve bunun tembellikle de gayretsizlikle de bir alâkası yoktur.
Geylânî'nin düsturu burada zırh olmalı: dünyaya ihtiyacın kadar bağlan; nasibin neyse gelir, üzülme.
Sen elinden gelenin en iyisini yap ki zaten yapıyorsun. Masaya terini dök ki zaten döküyorsun. Ama netice ne olursa olsun, o neticenin senin kıymetini belirlemesine izin verme. Çünkü nasip, senin gayretinin bittiği yerde Allah'ın takdirinin başladığı alandır. Oraya teslimiyetle girmek, insanı bu modern programın esiri olmaktan da çıkarır.
Şunu bir kere kendimize soralım: "Bu imtihanı kazanamazsam ben ne olurum?" sualine içimizden gelen cevabı kim yazdı? O cümle bizim mi, yoksa bize mi verdirildi?
"Benim şartlarım farklı"
Burada haklı bir itiraz var ve en güçlü hâliyle kurmak istiyorum, çünkü ben de kurdum:
"Kolay konuşuyorsun. Benim kiram var, borcum var, ailemin bana bakan gözü var. Bana 'nasibin neyse gelir' demek, oturup beklemeyi süslemek değil mi? Benim şartlarımda bu teslimiyet değil, tembellik olur."
Cevabım şu: Geylânî bu makalede hiçbir yerde "çalışma" demiyor. "Kazanma" demiyor. "İhtiyacın kadar bağlan" diyor — bağın yerini tarif ediyor, işin kendisini değil. Terini dökmekle, dökülen terin karşılığını kendine ilah edinmek aynı şey değildir. Birincisi kulluktur, ikincisi puttur.
Kirası olan adam kirayı öder. Ama kira ödenemediği ay kendini insan saymayan adam, kirayla değil, o putla imtihandadır. İkisinin arasındaki fark, dışarıdan bakınca görünmez; içeriden bakınca her şeydir.
Ve dürüst olalım: ben bu iki hâli de yaşadım. Rakam tutmadığında ilk kaybettiğim şeyin para değil, kendime olan hürmetim olduğu aylar geçti. Bu yazıyı oradan yazıyorum, kürsüden değil.
Bu hafta için küçük bir amel
Geylânî'nin bu kısa makalesi aslında bir zihin temizliği reçetesi. Kâğıdı kalemi alıp zihnimizdeki sahte pırıltıları tek tek ifşa etmeye başlasak ciltler dolusu kitap yazılır. O ciltler zaten kalbimizin içinde duruyor; onları açığa çıkarmak bizim vazifemiz.
Ama büyük ödev vermeyelim; büyük ödev suçluluğun arka kapıdan girmesidir. Şu kadarını teklif ediyorum, yedi gün:
Ekranı her kapattığında 10 saniye dur ve tek bir sual sor: "Şimdi hissettiğim eksiklik benim miydi, bana mı gösterildi?" Cevabı bir deftere tek kelimeyle yaz — "benim" ya da "gösterildi". Yedi gün sonra o listeye bak. Hüküm vermeyeceğiz, sadece sayacağız. Sayılan şey küçülür.
Sonraki durak
Dünyayla aramıza bir mesafe koyduk. Pırıltının altındaki sahradaki adamı da gördük. Peki bu mesafe yetecek mi?
Hayır. En zor imtihan daha gelmedi. Altıncı makalede insanların bakışlarının, alkışlarının ve etrafımızı saran o görünmez içtimaî hapishanenin duvarlarını konuşacağız: halkı bırakmak. Kalabalığın tam ortasında dimdik durmak nasıl mümkün olur, ona bakacağız.
O güne kadar gözümüzü sahte ışıklardan çekelim, burnumuzu da dünyanın geçici kokusundan sakınalım. Ben de bunu yapacağım.
Allah'a emanet olun.
Diğer kayıtlar
Eksiyi Sıfır Yapmak
İlk bölümlerde "sıfırı bir yapmak" demiştim. Yanlış kullanmışım. Arşivi kapatan kayıt, o düzeltmenin kaydı.
Neden Kimse Seni Kurtaramaz?
Fütûhu'l-Gayb'ın altıncı makalesi 'halkı bırakmak' diyor. Dağa çıkmak değil bu: insanların elinde bir güç olmadığını hakîkaten bilmek.