Çırpındıkça Batmak: Bataklık Âlemi

Bir hâl var ki hepimiz tanırız: bir şeyi ne kadar çok istersek o kadar uzağına düşeriz. Daha çok kazanmak isteriz, kazandıkça hesap büyür. Daha çok beğenilmek isteriz, beğenildikçe yalnızlık koyulaşır. Daha çok tüketiriz, tükettikçe susuzluk artar. Ben bunu en net, elimde upuzun bir yapılacaklar listesi ve kafamda "şu ay şu kadarını halledersem rahatlarım" cümlesiyle geçirdiğim aylarda gördüm. O ay geldi, o rakam geldi, rahatlama gelmedi. Yerine daha büyük bir liste geldi.
Geçen makalede Abdülkadir Geylânî'nin Fütûhu'l-Gayb'ının birinci makalesini konuşmuştuk: vazife. Orada altı vazife vardı; üçü dışa, üçü içe bakıyordu. Dışarıda: emri tutmak, yasaktan kaçınmak, kimsenin elindekine göz dikmemek. İçeride: kalbe dönmek, nefsi muhasebeye çekmek, yolu bu yolda yürümüş olanların yoluna göre ayarlamak. Ve bir şart: dış toparlanmadan iç aydınlanma başlamıyordu. O bir omurga dersiydi.
İkinci makale ise omurgayı dikleştirdikten sonra insanın gözünü kaldırıp etrafına bakmasını istiyor. Ve baktığında gördüğü manzaranın adını koyuyor: bataklık âlemi.
Bataklığın tek kaidesi
Geylânî Hazretleri dünyevî hırsları, bitmek bilmeyen arzuları ve geçici hevesleri bir bataklığa benzetiyor. Bataklığın kendine mahsus tek bir kaidesi vardır ve bu kaide onu her tuzaktan ayırır: çırpındıkça batarsın.
Bu, bataklığın insana kurduğu tuzağın en zeki tarafıdır. Kurtulmak için yaptığın hareketin kendisi seni daha derine çeker. Kuyuya düşen ip ister, bataklığa düşen sükûnet ister. Modern hayatın bize öğrettiği tek hareket ise "daha hızlı çırpın"dır. Bir işe yetişemiyorsan daha çok saat koy. Bir boşluk hissediyorsan bir şey daha satın al. Bir yerde eksik kaldıysan bir seminere daha yaz.
Şunu ikimize birden soruyorum: son bir yılda hayatımıza kattığımız şeylerin kaçı hakîkaten bir eksiği kapattı, kaçı sadece çırpınmanın yeni bir şekliydi?
"Ben böyle istiyorum" dediğimiz şey kimin
İkinci makalede Geylânî'nin ilk ikazı şudur:
"Allah'ın ve peygamberin emirlerine uyunuz. Şahsî arzularınıza uyarak, hissiyatınızı takip ederek bid'at yoluna sapmayınız."
İlk okunuşta bu, ibadete dair bir cümle gibi durur. Halbuki burada asıl teşhis edilen şey iradenin sahipliğidir. Çoğu zaman hür olduğumuzu sanıyoruz. Oysa bizi yönetenin ne olduğuna dürüstçe baktığımızda karşımıza iki şey çıkıyor: biyolojik dürtülerimiz ve başkalarının bizim hakkımızda ne düşündüğü.
Bu bir karakter kusuru değil. Bu, çağın kurduğu bir tuzak. Dikkatimiz üzerinden para kazanan bir nizamın içinde büyüdük; o nizam bizi ikna etmek mecburiyetinde bile değil, sadece dürtmesi yeterli. "Ben böyle istiyorum" cümlesinin altını kazıdığımızda çoğu zaman bir isteğin değil, bir refleksin durduğunu görüyoruz.
Geylânî bu görünmez zinciri "şahsî arzuların prangası" diye adlandırıyor. Ve hakîki uyanışın, insanın kendi arzularını kendisine ait sanmayı bıraktığı yerde başladığını söylüyor.
Dün verdiğimiz kararların kaçı bizimdi, kaçı bize verdirildi?
Sustuğun an, ayağını çektiğin andır
Bunu bugünün diline indirelim. Bir arkadaş meclisindeyiz. Orada olmayan biri konuşuluyor. İçimizde bir dürtü kıpırdıyor: bir cümle de biz ekleyelim, o onaylanma hissini biz de tadalım. Meclisin sıcaklığı oradadır çünkü; birinin aleyhine kurulmuş her masa, masadakileri geçici olarak birbirine yaklaştırır.
Geylânî'nin aynı makaledeki cümlesi tam buraya bakar:
"Doğruluk karşısında şüpheye düşmeyiniz, hakkı tasdik ediniz."
O an susmak — sadece susmak — bataklıktan bir adım ayağını çekmektir. Küçük görünür. Kimse alkışlamaz. Kimse fark etmez. Ama bataklıkta kurtuluş zaten büyük hamlelerle değil, çırpınmayı bırakmakla olur.
Bu yalnız Geylânî'nin yolu da değil. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, "Nefis bir ejderhadır; öldü sanma, yalnızca uyur" derken aynı yere işaret ediyor. Yunus Emre'nin "Bir ben vardır bende, benden içeri" dediği o iç âlem, Geylânî'nin iç vazifeler dediği şeyin ta kendisidir. Ve bu üç ses de bize her gece yastığa baş koyduğumuzda sorulacak tek suali bırakıyor: bugün yaptıklarım beni mi temsil etti, yoksa yalnızca nefsimin siparişlerini mi yerine getirdim?
"Benim çevrem böyle, susarsam dışlanırım"
Bu itiraz ciddiye alınmayı hak ediyor, çünkü haklı bir tarafı var. Bir insanın çevresi onun havasıdır; havayı beğenmiyorum diye nefes almayı bırakamazsın. Sustuğun meclis seni soğuk bulur, "değişmiş" der, bir süre sonra çağırmaz. Bu hakîki bir bedeldir ve "mühim değil" diyerek geçiştirmek dürüstlük olmaz.
Ama şunu da görmemiz lâzım: o meclisin sıcaklığı, ortak bir gıybetin ısısıdır. Bugün orada olmayan konuşuluyorsa, yarın orada olmayan biziz. Yani zaten emniyette değiliz; sadece sıranın bize gelmediği bir günü emniyet sanıyoruz.
Geylânî'nin teklifi meclisi terk etmek de değil zaten. Sesini yükseltmeni, kimseyi ayıplamanı, masadan kalkıp kapıyı çarpmanı istemiyor. Sadece o cümleyi kurmamanı istiyor. Aradaki fark küçük görünür ama insanın kendi gözündeki yerini değiştirir.
Yalnız çıkılmıyor: hayrı tavsiye
İkinci makalenin can alıcı yeri burası. Geylânî bataklıktan çıkışı ferdî bir kahramanlık olarak kurmuyor:
"Hep birden kardeş olunuz, aranıza düşmanlık sokmayınız."
Bu bir nasihat cümlesi gibi okunuyor; halbuki bir strateji cümlesi. Çünkü bataklıktan tek başına çıkmak, elinde tutunacak bir dal olmadan çıkmaya çalışmaktır. İnsan yalnızken kendi çırpınmasını göremez; onu ancak dışarıdan biri adlandırabilir.
Hayrı tavsiye dediğimiz şey bu: birbirimizin elinden tutup yukarı doğru çekmek. Vaaz vermek değil, ayıplamak hiç değil. "Sen batıyorsun" demek değil — "gel, ben de bu tarafa tutunuyorum" demek. İmam Rabbânî'nin maksadı Allah'ın rızasına bağlaması da bunun içindir: kimin daha az battığını ölçtüğümüz anda, ölçtüğümüz şey artık hayır olmaz.
Geylânî bataklığın karşısına bir yer koyuyor ve adına selâmet evi diyor: gözlerin görmediği her türlü hoşluğun bulunduğu, rahatın ve huzurun evi. Oraya varmanın yolu ise dürüst bir muhasebeden ve içi dışı bir tutmaktan geçiyor.
Bu haftanın küçük vazifesi
Büyük ödevler vermeyeceğim; büyük ödev, suçluluğun arka kapıdan içeri girmesidir.
Yedi gün boyunca tek bir şey: bulunduğun bir mecliste, orada olmayan biri hakkında bir cümle kurmak üzereyken üç saniye bekle. Sonra o cümleyi kurma. Yerine bir şey söylemen de gerekmiyor — susmak yeterli. Akşam bir deftere yalnız iki rakam yaz: bugün kaç kere böyle bir cümlenin eşiğine geldim, kaçında sustum.
Yedinci günün sonunda o iki rakama bak. Ben kendi rakamlarıma baktığımda ikisinin arasındaki farkı sevmedim. Ama farkı görmek, farkı kapatmanın tek yoludur.
Fütûhu'l-Gayb'ın üçüncü makalesi bu yolculuğun en çetin durağı: iptila. Yani başımıza gelen belânın niçin geldiği ve dertlerin hakîkaten bir hediye olup olmadığı. Bir sonraki yazıda onu konuşacağız.
O zamana kadar vazifene sadık kal, hayrı tavsiye et.
Allah'a emanet olun.
Diğer kayıtlar
Eksiyi Sıfır Yapmak
İlk bölümlerde "sıfırı bir yapmak" demiştim. Yanlış kullanmışım. Arşivi kapatan kayıt, o düzeltmenin kaydı.
Neden Kimse Seni Kurtaramaz?
Fütûhu'l-Gayb'ın altıncı makalesi 'halkı bırakmak' diyor. Dağa çıkmak değil bu: insanların elinde bir güç olmadığını hakîkaten bilmek.